pelin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pelin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2010 Pazartesi

8 Mart 2010

Geçen yıllarda bir erkek arkadaşım bana bir adam tarafından taciz edildiğini anlatmıştı… Kimseye söyleme diyerek… Anlattığı tek kişiydim ben. Ne söyleyeceğimi bilememiştim. Onun adına canım yanmıştı. Onur kırıcıydı… Kimseye anlatamıyordu.. Kafanızdan atmak istediğiniz bir anının kabuslarda kılıktan kılığa karşınıza çıkmasından başka bir şey değildir bu.

Diğer yandan dişi cinsiyetliler için çok olağanüstü sayılacak bir durum değil. Sokakta yürürken rahat olmak isterdim; güvende hissetmek.. Ama asla saygı duyulmamış, kendine güveni, saygısı olmayan insanlardan, sersemlemiş halde yaşamını sürdürmek için ne olursa olsun bir neden arayan insanlardan… Ya da hasta insanlardan . . Size saygı duymasını bekleyemezsiniz tabi. Hayalperestlik olur bu. Ama düşünmekten alamıyorum bazen kendimi.. Anneleri, kardeşleri, eşleri, kızları yok mu bu insanların?.. İnsanlık böyle düşmemeli…

Kadınlar Günü diye bir şeyin olması hep bir parça hüzünlü gelmiştir bana. Böyle bir gün olmak zorunda olduğu için bir parça hüzünlü…

Ama kimsenin hüzne yenik düşeceği yok. Bu mağdur olanın değil, edenin ayıbıdır ve ses çıkarmaktan korkmamalı. . .

Aşık olduğum kadınlardan biri… Tori Amos… Sanatçı ismini gerçekten hak eden ender insanlardan olduğunu düşünürüm. Türkiye’nin sorunları hakkında konuşabilirsiniz kendisiyle.. Yaşadığı gezegenden kopmuş biri değildir. Pandora’nın akvaryumu, fırıncı ve Anastasia’yla ilgili size anlatacağı dopdolu hikayeleri var.. Piyanosunu tıngırdatırken aşkı size bir kez daha özetler. O ne kadar paylaşma lütfunu gösterdiyse de bendeki kutsallığı nedeniyle mahremiyetine fazla girmek istemiyorum..

"i don't talk about the details because i can't, but it's freeing to sing that song (me and a gun). i have to go in a trance to sing it. ... it gets exhausting singing it. but there's so much going on that nobody talks about, and i just found that out with myself after so many years of not talking."
(-- tori; the washington post, march 22, 1992)

"i'll never talk about it at this level again, but let me ask you. why have i survived that kind of night, when other women didn't? how am i alive to tell you this tale when he was ready to slice me up? in the song i say it was me and a gun but it wasn't a gun. it was a knife
he had. and the idea was to take me to his friends and cut me up, and he kept telling me that, for hours. and if he hadn't needed more drugs i would have been just one more news report, where you see the parents grieving for their daughter. and i was singing hymns, as i say in the song, because he told me to. i sang to stay alive. yet i survived that torture, which left me urinating all over myself and left me paralyzed for years. that's what that night was all about, mutilation, more than violence through sex. i really do feel as though i was psychologically mutilated that night and that now i'm trying to put the pieces back together again. through love, not hatred. and through my music. my strength has been to open again, to life, and my victory is the fact that, despite it all, i kept alive my vulnerability."

"i wrote it after i saw thelma and louise and that had, humm, i had to let out all that incredible hurt and anger. the anger came. the song was written in the afternoon that i had seen thelma and louise and completed. it it had always been a capella. and when i started writing it, it was as if the blinded was on. i knew exactly what i wanted to say. i mean, i was almost in a trace writing that song. i was back there in that experience, and yet, another part of me was guiding it on. i felt like i was protected writing it, when it was over, when i had looked at what i had written. and the hardest part is performing it every night because, although i know i'm safe, a part of me has to go to that place to sing it. and what this whole process has taught me is, i'm not a victim. although when i go in and sing it every night, there's a certain energy i bring to make it very real and then after the performance is over i can go and have an ice cream and have a life and say, 'this is over. i can talk about it and i have love in my life.' and it's really important to get to that stage." (((
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=me%20and%20a%20gun)))

5am
Friday morning
Thursday night
Far from sleep
I'm still up and driving
Can't go home
obviously
So I'll just change direction
Cause they'll soon konw where I live
And I wanna live

Got a full tank and some chips
It was me and a gun
And a man on my back
And I sang "holy holy" as he buttoned down his pants
You can laugh
It's kind of funny things you think
at times like these
Like I haven't seen Barbados
So I must get out of this

Yes I wore a slinky red thing
Does that mean I should spread
For you, your friends your father, Mr. Ed

Me and a gun
and a man
On my back
But I haven't seen Barbados
So I must get out of this
And I know what this means
Me and Jesus a few years back
Used to hang and he said
"It's your choice babe just remember
I don't think you'll be back in 3 days time
So you choose well"
Tell me what's right
Is it my right to be on my stomach
of Fred's Seville

Me and a gun
and a man
On my back
But I haven't seen Barbados
So I must get out of this

And do you know Carolina
Where the biscuits are soft and sweet
These things go through you head
When there's a man on your back
And you're pushed flat on your stomach
It's not a classic cadillac

Me and a gun
and a man
On my back
But I haven't seen Barbados
So I must get out of this

Me and a Gun şarkının ismi… Dinlediğinizde anlayacaksınız.. Yorum yapamıyorum.. Sadece.. İyi ki var Tori ve iyi ki var böyle insanlar…

Sarışın bir kurt, mavi gözleri çakmak çakmak adam sayesinde burada bir şeyler söyleyebilmekten mutluyum… Teşekkür ederim.

Kadınlar ve erkekler için de ... Günümüzün mutlu geçmiş olması düşüncesiyle..

13 Ocak 2010 Çarşamba

. . .MEMORY. . .
Daylight
See the dew on the sunflower
And a rose that is fading
Roses whither away
Like the sunflower
I yearn to turn my face to the dawn
I am waiting for the day . . .

Midnight
Not a sound from the pavement
Has the moon lost her memory?
She is smiling alone
In the lamplight
The withered leaves collect at my feet
And the wind begins to moan

Memory
All alone in the moonlight
I can smile at the old days
I was beautiful then
I remember the time I knew what happiness was
Let the memory live again

Every streetlamp
Seems to beat a fatalistic warning
Someone mutters
And the streetlamp gutters
And soon it will be morning

Daylight
I must wait for the sunrise
I must think of a new life
And I musn't give in
When the dawn comes
Tonight will be a memory too
And a new day will begin

Burnt out ends of smoky days
The stale cold smell of morning
The streetlamp dies, another night is over
Another day is dawning

Touch me
It's so easy to leave me
All alone with the memory
Of my days in the sun
If you touch men
You'll understand what happiness is

Look
A new day has begun . . .


:)) Bir müzikalin ne kadar iyi olduğunu bence müziklerinin kulağımıza ne kadar çalındığı kanıtlar . . Sayısız ödül sahibi, ''The Phantom Of The Opera'', ''Evita'', ''Jesus Christ Superstar'' ve nicesi hazinelere imza atmış Andrew Lloyd Webber'ın unutulmazlarından biri Cats müzikali.
Thomas S. Elliot’ın ''Yaşlı Sıçan'ın Pratik Kediler Kitabı''ndan (The Old Possum's Book of Practical Cats, aslen Elliot'un mektuplar halinde torunlarına yazdığı kitaptır) esinlenilen Jellicle Kedileri'nin hikayeleri izlerken gözlerimizin çizgileştiğini, bıyıklarımızın çıktığını ve Rum Tum Tugger'la kuyruk sallamaya başladığımızı hissedebileceğimiz bir karnaval.

Çok sevmeme rağmen içinde pek bir anlam barındırmayan çapkın müzikallerin aksine Cats derinden derine çok fazla şey anlatıyor. Bir yandan içimdeki çocuğa Jellicle'lardan biri olma hayali kurdururken diğer yandan danslarına, müziklerine hayran bırakıp bir yandansa milimi milimine oranlayarak yaptığı benzetmeyle çaktırmadan kendine kilitlemişti beni . .

Pek fazla müzikal geçmişi olmayanlara ilk önerim Cats olur sanırım.. Çünkü senfonikten Rock'n Roll'a birçok müzik türünü içinde barındırıyor ama bir o türe bir bu türe koşup kafa karıştırmak yerine profesyonel bir uyum içinde tane tane sunuyor notaları...


İlk kez 1981 yılında sahnelenmiş... Canlı izlemeyi çok isterdim;ne yazık ki 2002 yılında sona ermiş sahnelenme olayı. Bir sitede okuduğuma göre 3358 kez sahnelenmiş . . Memory 100 üstünde sanatçı tarafından yorumlanmış.. Susan Boyle bununla epey alkış almıştı hatta. Ben Elaine Paige'den müzikaldeki orjinal halini çok seviyorum; annemin kulağında Barbara Streisand'ın sesiyle kalmış; Sarah Brightman'ın ortalığı inletmişliği var Memory ile.. Ve... Bir de Simone Simons'un cennetten inme sesi ve Epica'nın ''Beyond The Depth'' şarkısındaki atmosferiyle harmanlanmış baş döndüren versiyonunu tavsiye ederim x))
Memory... Tüm şarkılar biraz eksik gelmiştir hep bana. Ya fazladan birkaç notaya ya da farklı sözlere ihtiyaç duyarım içten içe hep. Memory ise beni afallatan, kör ve dilsiz bırakan bir şarkı. Şarkı bir gecede yazılmış Webber tarafından. Sözleri yine Elliot'un ''Rhapsody On a Windy Night'' şiirinden yararlanılarak Trevor Nunn tarafından düzenlenmiş. Kendimi gerçekten şanslı hissediyorum bu şarkı ve müzikali tatmış biri olarak. Paylaşmak istedim umarım hoşunuza gider :)

1 Ocak 2010 Cuma

KIŞ ŞARKISI

Hava birden soğudu. Güveler yemeye başladı üstümüzü örten yapraklardan battaniyemizi. Kış sinsi adımlarla yaklaşıyor... Şişko çenesinden üflediği sisle süpürüyor ayakkabılarımızdan sokağa hatıra tozları... Gökyüzünün güneşin sarı tualinde mavi-beyaz fırçalarıyla boyadığı ağaçlar doğum günü kutlamak için gün sayıyorlar. Vakti geldiğinde her biri fırlatacak konfetilerini ve üşümeye başlayan yağmurla rüzgar eş olarak seçtikleri mumlarla baloya gidip dans edecekler...
Ne tuhaf dünya... Hava birden soğudu. Hiç haber vermeden. Ayrılacağı belli iki sevgili gibi birdenbire terk etti samyeli ve denizler birbirini... Birdenbire üzüldü deniz... Köpük köpük oldu gözleri!.. Samyelininse içi yandı, Güney Yarım Küre'ye değin yollara vurdu kendini; bir daha denizin yanından bile geçemedi... Korkuyor kırlangıçlar, bulutlar arasından fısıldananlar da ne böyle? Fırtına esti geçti. Kimse gelmiyor artık bu köye öteki taraflardan...
Hava birden soğudu, gece Hyades etrafında oturmuş şarkı söylerken birdenbire savurdu Yedi Kız Kardeş'i... Stumblin in kaldı şimdi ışıklarından geriye sadece... Bikaç tatlı nota.. Sokak lambaları ve Dolunay nöbetleşe aydınlatıyor artık evlerini kedilerin... Birkaç tane de hatıra tabi Grizabella'dan hediye, puslu bir pelerin...
Kış, masallarını üflüyor kulağıma. Sokakta gazeteler üstünde, kartonlara sarılarak bile olsa şikayetsizce, çabucak uyuyabilen çocuklar olduğunu anlatıyor sessizce.. Ama uyanması zor olur o tatlı, derin uykudan diye ekliyor sonra... Şımarık olanların peluş battaniyelerine sarılıp okula gitmemek için yataktan çıkmayışı gibi.. Onlar da kenarları buz tutmuş kartonlarına sarılıp minik elleriyle, uyanmak istemiyorlar belki de sıcak uykularından hayat okulunun buzlu gerçekliğine... Nerde kaldın Peter, Sandman'den sonra mı gideceğiz Neverland'e???...

20 Kasım 2009 Cuma

DoMiNika


Aşk insanı saçlarından yakalıyo... Buram buram şarap kokan o saçları rüzgarıyla çekiyor kendine doğru ve minik tatlı ıslığıyla büyülü bir şarkı fısıldıyor kulağına... Aşk insanda uyku yapıyor... Elindeki anahtarı yere düşürünce uyanan gardiyanın korkusuyla parmak uçlarında yürütüyor insanı...


Eski bir parşömen parçasındaki haritayı açıyor müzik insanın önüne... Ağıtları izleyerek kazıyorsun kumlarını insanlığın... Deniz dalgalarını vurdukça yüzüne daha çok ağlıyor sol notası tatlı, hüzünlü sesiyle...Re koşuyor yardımına diyezlerin üstünden okyanusu aşan bir unicorn havasıyla ve gizli saklı hazine ümitleriyle derin yağmur ormanlarında yankılanıyor düetleri... Arıyorsun... Nerede... Bir esle uçuyor gökkuşağı taklidi yapan kuşlar ağaçların arasından...


Izdırap ölüleri çürütüyor... İçten içe kanatıyor insanın ruhunu ve damarlarını patlatıp parmak uçlarından çıkan kelimelere damlatıyor zehrini... Ne kadar da koyu hançerin ucundaki al leke... Kalemler karalar bağlıyor ve bir antika piyano çiziyor kaderine... Bozulmuş akordundan fırladıkça paslı notalar... Yüreğini diktiğin ipliklerin koptuğunu hissediyorsun.. Ve tekrar kanıyor...


Tatlı bir soğuk esiyor uzaklardan sesini duyuyorum . . Alevler arasında kıvranan düşüncemi söndürmek için düşlüyor... Kristal kulelerin muhafızlığını yapan soluk renkli melekler süzülüyor parlak bulutlar arasından... El ele tutuşmuş dönüyorlar etrafımda... Minik, ahşap bir müzik kutusu var solgun kanatlarında.. Balerinler dönüyor mavi gözlerinin ardında...


Esiyor... Esiyor çıplak rüzgar ellerimden şafağa...


Özgürlük insanın nefesini kesiyor ciğerlerinden... Tek başına koşman gerekiyo diğerleri sana yetişemediğinde . . Kahve kokusunu arzularken dünlerde ve şeffafken hala buz gibi sular dağların tepesinde... Mitoloji kendini yeniden yazarken gözlerin önünde, havanın tükenmesi ya da sızlaması diyaframının... Seni daha hızlı koşman gerektiğine ikna ediyor sadece... Huzursuz ruhlar gömülmeyi bekliyor tur bindirdiğin mazide.. Kokuları hasta eden insanı... Bir inciyi içten içe çürütmeye yetecek kadar korku dolu hudutları..


Bir tını duyuyorsun açıklıktaki ağaçlardan.. Yemyeşil yaprakları bir kapıyı gizliyor bağırlarında . . Gürgen ağacından bir tahta kapı.. Ve üzerinde siyah demirler işli gün ışığında... Yerin altına açılıyor sarmaşıkların arasında... Tuğlalardan merdivenler var yerin altında da... İniyorsun, toprak kokuyor etrafın. Ayağının altında taze çimen... Gaz lambalarıyla aydınlatılmış tünelden yürüdükçe güzel bir koku ilişiyor burnuna. Yürüdükçe aydınlanıyor etrafın... Tünelin sonuna doğru hava pürüzsüzleşiyor. Peluş bir battaniye var toprağın üstünde. Krem rengi. Eline aldığında sıcak olduğunu fark ediyorsun; yeni terk edilmiş... Kokusu başını döndürüyor ama zihnin açık ve ayakta kalıyorsun. Az ileride toprak beyazlaşıyor. Merdivenler görüyorsun. Basamak basamak tırmanıyor ve bir kaleye çıkıyorsun... Ayakkabıların toz içinde kaldı. Tam son merdiveni basarken adımın, bir kadeh şarap dökülüyor saçlarına Hansel ve Gratel'in masasından. Yapış yapış erimiş tüm dünya burda.. Çikolata fabrikası iflas etmiş ama çikolata pınarları duru hala. Dikkatin dağılıyor ve işte evindesin... Güneşin elçisi rüzgar kollarını doluyor boynuna ve fark ettirmeden saçlarına sarılıyor birşeyler... Son nota... Koca bir es.. Yine düştün cadının kazanına...



13 Kasım 2009 Cuma

Slán Agat

Ölümün buğulu sesini duyuyorum… İçinde olduğum gece, karanlık, puslu bir orman.. Yürüdükçe adımlarımı izliyor ulu gövdeleriyle sarı gözlü ağaçlar.. Zemin gittikçe yumuşak ve kaygan olmaya başlıyor. Dantelleşmiş örümcek ağlarını aşıyorum ilerleyebilmek için…

Buz gibi nefesiyle üflüyor saçlarm arasından.. Savruluyorum. Saklanıyor. Bitmeyen telaş içerisinde etrafımda dönüp duruyorum. Gülüyor. Ağlıyorum… Korktuğumu anlamaması için derin ve sessiz alıyorum nefeslerimi ama o hissediyor…

Gözlerimde henüz kurumayan yaşlarımla sık ormanlığı aşıp bir su birikintisine ulaşıyorum. Yanı sıra bir patika izliyor onu. Yürüyorum. Mavi tülden elbisem peşim sıra sürükleniyor. Gözlerimi aydınlatan kızıl meşalemi bir şey yarıp geçiyor. Zavallı hayvan zardan kanatları al al; çığlık çığlığa debeleniyor gökte. Haykırıyorum. Elimden gelen bir şey yok mu?! Peşinden koşuyorum, hayvan canı uğruna verdigi savaşı kaybediyor ve düşüyor…

Karanlıkta el yordamıyla sesini ve sönen alevininin izlerini takip ediyorum derken ağaçlardan birinin kökleri kesiyor yolumu. Yerdeyim. Sarsıntının verdiği şoku atlatıp başımı kaldırdığımda önümde uzanan kapkara bir göl görüyorum. Kan damlıyor gözlerimden. Tüylerim diken diken, olduğum yerde kalıyorum. Kıpırdayamıyorum; ensemde birşeylerin kaynamaya başladığını ve bedenimden ruhuma aktığını ve akabinde aynı hızla buz kestiğimi hissedebiliyorum yalnızca.

Kudretli çakıl taşları üstünde uzanırken gördüğüm yer… O’nun ini…Gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor karanlığı… Derin… Çok, ama çok derin.. ve suları o kadar siyah ki, etrafını saran çemberi, ruhların soluklarıyla yanan o bembeyaz alevi bir girdapmışçasına yutuyor uzun soluklarıyla. Çevresindeki ağaçlar kristal kristal yanıyor.

Başım dönüyor. Bir inanmazlıkla sarsılıyor aklım. Deprem oluyor durduramıyorum… Ellerimin arasından kayıp gidiyor parmak izleri… Çizgilerimi yitiriyorum, damarları kuruyor ruhumun.

Susmuş çığlıklarıyla kafamın içine doluyor; dokunamıyorum!... Çakılları kazıyorum. Kazıyorum. Bir parça toprak!.. Bir parça toprak buluyorum… Toprağa dokunmak… Sıcaklığı hissetmek, bir parça yaşam belirtisi, bir parça hayat arıyorum!... Ellerim kemikleşiyor.

Yarasanın alevini söndüren suya doğru koşuyorum. Bir damla hayat.. Sıcak kalmış herhangi bir şey... Ayaklarımı parçalıyor çakıllar, defalarca düşüyorum… Kükürt kokan havadan son bir nefes alıyorum ve... Masmavi bir suda uyanıyorum. Güneşin altın ışıklarıyla yıkanan bedenim hayata kavuşuyor… Saçlarım, buklelerinde bir hülya, dans ediyorlar damlalarla.. Ne kadar da ılık bu sular.. Ne kadar renkliymiş hayat...Derken bir sualtı mağarasına sürüklüyor mavilik beni. Efsunlarla bir masal yazıyorum duvarlara. Ve hava tükeniyor ciğerlerimden.. Uyuyorum.

Yanağımı okşayan dalgalarla uyanıyorum. Kirpiklerim suyun ıslaklığıyla ağırlaşmış. Mavi tülden bedenimle sereserpe uzanmışım yeniden çakılların üstünde.. Göğün zehirden yeşil bir rengi var tepemde. Beyaz tenime değen suyun rengi: Siyah. Ellerim suyun içinde, doğruluyorum. Ellerimi uzatıyorum suya iyice. Parmaklarımın arasından süzülüyor sular yüzüme götürürken.

Ve . . . Karanlık sular içiyorum ölümün gölünden… Kanım gizemin labirentlerinde geziniyor ve… Siyahlaşıyor... Anıların beyaz kanatları dökülüyor… Geçmişin gölgesi yüzüme kırışıklıklar konduruyor ve ben… Çok korkuyorum… Diktiğim ormanın gölden alev alması ve bir mezarlığa ve bir hatalar harabesine dönmesinden..

Özen Pelin Duran

09.09.09 ~Çarşamba

21.21

Gizem Gülşen Soydan’ın anısına...