En sevdiğim yazarlardan biridir Italo Calvino. İyi bir romancı, çok iyi bir öykücüdür. Kozmokomik Öyküler'i, Marcovaldo'su, Görünmez Kentler'i.. Çoğu zaman günlük, sıradan diyeceğimiz olaylardan söz eder, kimi zaman girintili çıkıntılı hayal gücünün fantastik serüvenlerinde dolandırır bizi. Bana Calvino'yu sevdiren kitaptan, Kesişen Yazgılar Şatosu'ndan bir iki cümle geldi aklıma biraz önce, açıp okudum. Şimdiyse yazıyorum.
"Zevklerin sınırı yoktur, koşullanmış tepki çeşitlemelerinin sınırı olmadığı gibi; her şey, tepkiyi kimin koşullandırdığına bağlıdır."
Bir de şu var çok sevdiğim,
"...Yedi kat göğe çıkman gerek Astolfo. İçinde insanların yaşamadıkları öykülerin, akıllarından tek bir kez geçen ve sonra sonsuzluğa dek yitip giden düşüncelerin, birleşimler oyununda dışta bırakılan olasılık parçacıklarının, varılması gereken ama bir türlü varılamayan çözümlerin saklandığı Ay'ın soğuk ovalarına..."
Durup bir düşündüğünüzde, gerçekten, evrende bir yerde varolmalı bunlar. Nerede peki?
9 Ekim 2009 Cuma
Kaoslara Çığlıklar
Bana, devletine ve kendine müttefik ordular kurun. Onlarla akşam yemeğine oturup ülke meselelerini tartışmak istiyorum.kadeh kadeh şaraplar dökülsün gırtlaklardan mideye ve biz kendimizi uzun bir gecenin ardından, soğuk duvarlarında kurtçukların seviştiği tuvaletlerde kusarken bulalım... Kusalım içimizdeki bütün pisliği ağızlarımız kanlı kanalizasyonlara dönüşsün!! Biz kusalım bütün bildiklerimizi, devlet sırlarını ve de hissettiklerimizi!! Bunları yaparken ses tellerimizi de kullanalım!! haykıralım bir pisuvardan şehrin pis ve sıçanların koşuşturduğu kanalizasyonlarına!! bizi susturmak istese de karanlık, biz aydınlık olup sıyrılmayı bilelim ve örnek olalım bağırırken kendilerini dahi duymayan ahmaklara!! Onlara önderlik yapıp günahlarını da biz üstlenelim. Yazık!! Yazık!!
Kaos... Evet, hayatlarımızın ve bedenlerimizin cevabı bu: KAOS... Karmakarışık ve karanlık bir dünyanın içinde kendimizi kaybediyoruz. Sebepli sebepsiz karamsarlıklara bürünüp tanrının sesi olmaya çalışıyoruz! ne kadar haykırırsak da o kadar haklı sayılırız, hiç kimse işitmeyince. Sesimiz duvarlara çarpar sonra yüzümüze... Duvarlar yıkılırda, utancından kızarmaz yüzler...derin felsefik yaralar açsa da bir cinayet orda durup seyirci kalmamalı hayata. Seri olmalı katil olmalı! Bunları da yapamıyorsak bir cinayet kitabında kurban olmalı! hayatı yaşamalı çünkü dolu dolu !!
bir bakmışsın ki yalnız sen kurban değilsindir yaşadığın bataklıkta. Seni dibe çeken zorbalıklar var ayaklarını bastığın dünya üzerinde!! Gramofonlar belli belirsiz marşları çalar kulak zarının hemen önünde ve bir yok oluşa tanıklık etmeküzeredir portreler!! yılanların deliklerinden kanlar boşalır bedenlerimize!! ziyan etmesin dikkat et seni de damarlarıma yüklediğim aşırı doz melankoli!!! zehir zemberek bir gerçeğin ardında gizlenen yalan olsa gerek hüsran..seni öyle bir köşeye sıkıştırır ki çaresizlik, senle aynı derde muzdarip cellatları da göremezsin!!!
Haydi, bedenlerimize uyuşturucular yükleyelim. Yaşamla hayat arasındaki köprüde cambazlık yapıp dikkat çekmeye çalışalım!!! evet bunu yapalım!!! Ancak ağlamaya başladığında çok geç kalmış olmaz azrail. Göz pınarlarımızdan süzülen kanlar ıslatır yanaklarımızı ve toprağa düştüğü yerden bir umut filizlenir. Ardında kimse fark etmeden bir adam gelir ve söker alır umudu yetişmeden!!! Hangi yöne baksak çare yoktur!!! Bir köşeye çekilip tanrının elinin gelmesini beklememeliyiz! ona eli, biz uzatmalıyız!!!!!! Ya da keskin bir jilet darbesini bileklerimize verdiği hasarla son verirken hayata, son nefesimizin son haykırışımız olduğunu unutmamalıyız!!!!!Haydi, cinnetimin eşiğinden kurtarın beni. Bana safkan günahları servis edin. Beni sessizliğimle yargılamasınhayat. Ve de siliüetler gölgelerde ölürler!! Ben durup durup anlatsam her caniyi elinde bir bıçakla, ev sahibimzam yapamazdı kirama!! Haydi, cinnetimin eşiğinden kurtarın beni. Bana safkan günahları servis edin!!
Kaos... Karanlık sardı bedenlerimiz çepeçevre ve biz bu karanlık çerçevede önümüzü pek de net göremiyoruz...Gözlerimiz oyuklarından akıyor dökülüyor yerlere... Parmaklarımızın arasından kaçıveriyor, avuçlarımıza hapsettiğimiz "ev cinleri"... Ne zaman anlatmasak istesek bir şeyleri birilerine, ağzımızdan koyu yeşil balgamlar fırlıyor!! Duymamazlıktan geliniyoruz!! Ben de sinirlenip koşarım cinnetimin eşiğinden ve tükürürüm suratlarına!! Derhal dönüp İskender okurum, bukowskiye kaçarım annemin evinden...
Kâbuslarımdan uyanmışken hazır, vakti geldi anlatmak istediklerimin artık, ergen oldular... Onlar engin ordular...gergin doğdular... Seçkin oldular ama sonunda gene toprak oldular... Kimi zulmü gördü, kimi zulme sövdü, kimi 5 yaşındaki kızlara tecavüz ederek bağırsaklarını yırttı, kimi bağırsak oldu, ama hepsi biz bağırsak da bağırmasak da sonunda yok oldu!! Onları tabut çivilerini kurtçuklar yedi, penislerini yılanlar!! Duymak istemeyen kulaklar, bilirim bu gerçekleri de yalanlar!! Sessiz kalmanın verdiği acizliği söktüm kalbimden. En medeni cesaretimlevarım ve buradayım!! Anlatılanlar ve haykırılanlar var parmaklarımda... Daktilonun tuşlarını ağlatan kinle aynıdozajda bu kelimeler!! Korkusuz bir fedaidir artık cesaretiniz ve sizin ondan başka zırha ihtiyacınız yoktur!!soyunun ve sevişin arkanızı döndükten sonra küfrettiğiniz her şeyle!! Gidip adam gibi dayak yiyip gelin!! bu sefer arkanızı döndüğünüzde küfretmeyin, bir randevu daha isteyin ve bu yüzden bir kez daha dayak yiyin!!kanlar içinde eve gidip bu olanlar için tanrıya şükredin ve sağlam bir uyku çekin!! Herkes Bir an öncegözlerini yumup duymaya çalışsın tanrının haykırdıklarını! İşte o ses benim görmek istediğim bir rüya...
Forsa Midas
Kaos... Evet, hayatlarımızın ve bedenlerimizin cevabı bu: KAOS... Karmakarışık ve karanlık bir dünyanın içinde kendimizi kaybediyoruz. Sebepli sebepsiz karamsarlıklara bürünüp tanrının sesi olmaya çalışıyoruz! ne kadar haykırırsak da o kadar haklı sayılırız, hiç kimse işitmeyince. Sesimiz duvarlara çarpar sonra yüzümüze... Duvarlar yıkılırda, utancından kızarmaz yüzler...derin felsefik yaralar açsa da bir cinayet orda durup seyirci kalmamalı hayata. Seri olmalı katil olmalı! Bunları da yapamıyorsak bir cinayet kitabında kurban olmalı! hayatı yaşamalı çünkü dolu dolu !!
bir bakmışsın ki yalnız sen kurban değilsindir yaşadığın bataklıkta. Seni dibe çeken zorbalıklar var ayaklarını bastığın dünya üzerinde!! Gramofonlar belli belirsiz marşları çalar kulak zarının hemen önünde ve bir yok oluşa tanıklık etmeküzeredir portreler!! yılanların deliklerinden kanlar boşalır bedenlerimize!! ziyan etmesin dikkat et seni de damarlarıma yüklediğim aşırı doz melankoli!!! zehir zemberek bir gerçeğin ardında gizlenen yalan olsa gerek hüsran..seni öyle bir köşeye sıkıştırır ki çaresizlik, senle aynı derde muzdarip cellatları da göremezsin!!!
Haydi, bedenlerimize uyuşturucular yükleyelim. Yaşamla hayat arasındaki köprüde cambazlık yapıp dikkat çekmeye çalışalım!!! evet bunu yapalım!!! Ancak ağlamaya başladığında çok geç kalmış olmaz azrail. Göz pınarlarımızdan süzülen kanlar ıslatır yanaklarımızı ve toprağa düştüğü yerden bir umut filizlenir. Ardında kimse fark etmeden bir adam gelir ve söker alır umudu yetişmeden!!! Hangi yöne baksak çare yoktur!!! Bir köşeye çekilip tanrının elinin gelmesini beklememeliyiz! ona eli, biz uzatmalıyız!!!!!! Ya da keskin bir jilet darbesini bileklerimize verdiği hasarla son verirken hayata, son nefesimizin son haykırışımız olduğunu unutmamalıyız!!!!!Haydi, cinnetimin eşiğinden kurtarın beni. Bana safkan günahları servis edin. Beni sessizliğimle yargılamasınhayat. Ve de siliüetler gölgelerde ölürler!! Ben durup durup anlatsam her caniyi elinde bir bıçakla, ev sahibimzam yapamazdı kirama!! Haydi, cinnetimin eşiğinden kurtarın beni. Bana safkan günahları servis edin!!
Kaos... Karanlık sardı bedenlerimiz çepeçevre ve biz bu karanlık çerçevede önümüzü pek de net göremiyoruz...Gözlerimiz oyuklarından akıyor dökülüyor yerlere... Parmaklarımızın arasından kaçıveriyor, avuçlarımıza hapsettiğimiz "ev cinleri"... Ne zaman anlatmasak istesek bir şeyleri birilerine, ağzımızdan koyu yeşil balgamlar fırlıyor!! Duymamazlıktan geliniyoruz!! Ben de sinirlenip koşarım cinnetimin eşiğinden ve tükürürüm suratlarına!! Derhal dönüp İskender okurum, bukowskiye kaçarım annemin evinden...
Kâbuslarımdan uyanmışken hazır, vakti geldi anlatmak istediklerimin artık, ergen oldular... Onlar engin ordular...gergin doğdular... Seçkin oldular ama sonunda gene toprak oldular... Kimi zulmü gördü, kimi zulme sövdü, kimi 5 yaşındaki kızlara tecavüz ederek bağırsaklarını yırttı, kimi bağırsak oldu, ama hepsi biz bağırsak da bağırmasak da sonunda yok oldu!! Onları tabut çivilerini kurtçuklar yedi, penislerini yılanlar!! Duymak istemeyen kulaklar, bilirim bu gerçekleri de yalanlar!! Sessiz kalmanın verdiği acizliği söktüm kalbimden. En medeni cesaretimlevarım ve buradayım!! Anlatılanlar ve haykırılanlar var parmaklarımda... Daktilonun tuşlarını ağlatan kinle aynıdozajda bu kelimeler!! Korkusuz bir fedaidir artık cesaretiniz ve sizin ondan başka zırha ihtiyacınız yoktur!!soyunun ve sevişin arkanızı döndükten sonra küfrettiğiniz her şeyle!! Gidip adam gibi dayak yiyip gelin!! bu sefer arkanızı döndüğünüzde küfretmeyin, bir randevu daha isteyin ve bu yüzden bir kez daha dayak yiyin!!kanlar içinde eve gidip bu olanlar için tanrıya şükredin ve sağlam bir uyku çekin!! Herkes Bir an öncegözlerini yumup duymaya çalışsın tanrının haykırdıklarını! İşte o ses benim görmek istediğim bir rüya...
Forsa Midas
7 Ekim 2009 Çarşamba
it happened one night
5 Ekim 2009 Pazartesi
Les Choristes
2004 yılında adını oldukça duyuran bir filmdi Les Choristes ( Koro ). O sene fırsatım olmamıştı ama onu izleyen yıllarda bir kereyle de yetinmeyip birkaç kez izledim. Öyle aşırı mükemmel değildi, belki alışılmış da bir konusu vardı. Ama çok içten bir filmdi ve sanırım en çok kendi bağlayan yanı müziğin çokça ön planda oluşuydu.

Filmde koronun söylediği görünen şarkıları Fransız bir çocuk korosu seslendirirken, esas çocuk Pierre Morhange'ın söylediği solo kısımları gerçekte de rolü canlandıran Jean Baptiste Maunier seslendiriyormuş. Filmden sonra günlerce dilimden düşmedi şarkıları. Fransızca bilmediğim için bunlar nırınıy lardan öteye geçmiyordu elbette. Ya da taa çocukluk zamanından gelen bi ''ben attım, oldu'' tadındaki çakma Fransızca kelimelerimle süsleniyordu filmde geçen şarkılar. Baktım silinip gidiyor şarkılar aklımdan. Yok bu böyle olmayacak. Ordan burdan edinmeye çalıştım şarkıları ama hepsini de bulamıyorsun öyle ordan burdan. Gittim soundtrack ini aldım. Ara ara müzik listelerimde yer almaya devam etti bazı şarkıları. Geçenlerde bilgisayarımda şarkılar karışık halde çalarken filmin zihnimde en çok yer eden parçası sesini duyurdu; lueur d'été . Filmden kareler belirdi gözümün önünde; O şarkının fonda olduğu kareler, filmin başka çarpıcı kareleri...
Filme seçilen müzikler, filmde söylenen şarkılar gerçekten filmin çarpıcılığını ve akılda kalıcılığını üst düzeyde etkileyen bir unsur. Bu tatlı( tadının ne olduğu tartışılır tabi) Fransız filminin müziklerini Bruno Coulais yapıyor olmasaydı veya bu kadar harika bir şekilde seslendirilmiyor olsaydı bu derece etkileyici olur muydu bilmiyorum.

Filmde koronun söylediği görünen şarkıları Fransız bir çocuk korosu seslendirirken, esas çocuk Pierre Morhange'ın söylediği solo kısımları gerçekte de rolü canlandıran Jean Baptiste Maunier seslendiriyormuş. Filmden sonra günlerce dilimden düşmedi şarkıları. Fransızca bilmediğim için bunlar nırınıy lardan öteye geçmiyordu elbette. Ya da taa çocukluk zamanından gelen bi ''ben attım, oldu'' tadındaki çakma Fransızca kelimelerimle süsleniyordu filmde geçen şarkılar. Baktım silinip gidiyor şarkılar aklımdan. Yok bu böyle olmayacak. Ordan burdan edinmeye çalıştım şarkıları ama hepsini de bulamıyorsun öyle ordan burdan. Gittim soundtrack ini aldım. Ara ara müzik listelerimde yer almaya devam etti bazı şarkıları. Geçenlerde bilgisayarımda şarkılar karışık halde çalarken filmin zihnimde en çok yer eden parçası sesini duyurdu; lueur d'été . Filmden kareler belirdi gözümün önünde; O şarkının fonda olduğu kareler, filmin başka çarpıcı kareleri...
Filme seçilen müzikler, filmde söylenen şarkılar gerçekten filmin çarpıcılığını ve akılda kalıcılığını üst düzeyde etkileyen bir unsur. Bu tatlı( tadının ne olduğu tartışılır tabi) Fransız filminin müziklerini Bruno Coulais yapıyor olmasaydı veya bu kadar harika bir şekilde seslendirilmiyor olsaydı bu derece etkileyici olur muydu bilmiyorum.
4 Ekim 2009 Pazar
Başlarken..
Merhabalar herkese. Hacettepe Üniversitesi Sinema ve Video Topluluğu olarak blogumuza işlerlik kazandırmak için çalışmaya başlamış bulunuyoruz. Sinemadan bile önce gelen amacımız "paylaşım" a paralel olarak burada sinema , edebiyat , müzik vb. konularda her türlü bilgi ve düşüncemizi paylaşmayı hedefliyoruz. Ayrıca gösterimlerimiz ve toplantılarımızla ilgili her türlü duyuruyu buradan takip edebilirsiniz.Yeni üye olan arkadaşlarımızdan ve tabi ki eski üyelerimizden yazmak isteyenler olursa -ki olsun mutlaka- husinema@gmail.adresinden bize ulaşabilirler.
Film gösterimlerimize yakın bir tarihte - umarız gelecek hafta - başlayacağız.Buradan takip edebilirsiniz.Daha önce yaptığımız etkinlikler ile ilgili ufak bir yazıyı sağ tarafta bulabilirsiniz.
Az önce eklediğimiz yuvarlak masa etiketine sahip yazıya gelelim. Son buluşmamızda eğlenmek için yaptığımız bir etkinlikten ibaret. Masada oturan herkesin bir iki cümle eklemesiyle ortaya bu yazı çıktı. Ve bundan sonraki her buluşmamızda tekrarlayacağız -Evet şu an ben belirledim -
Paylaşmayı seven , dinlemeyi , anlatmayı , eğlenmeyi bilen keyifli bir topluluğuz. Odak noktamız sinema fakat bundan ibaret değiliz. Yeni yüzlerle tanışmak için sabırsızlanıyoruz. Masamız yeterince büyük , sinema topluluğu olarak aramıza katılmanızı bekliyoruz.
Görüşmek üzere...
Film gösterimlerimize yakın bir tarihte - umarız gelecek hafta - başlayacağız.Buradan takip edebilirsiniz.Daha önce yaptığımız etkinlikler ile ilgili ufak bir yazıyı sağ tarafta bulabilirsiniz.
Az önce eklediğimiz yuvarlak masa etiketine sahip yazıya gelelim. Son buluşmamızda eğlenmek için yaptığımız bir etkinlikten ibaret. Masada oturan herkesin bir iki cümle eklemesiyle ortaya bu yazı çıktı. Ve bundan sonraki her buluşmamızda tekrarlayacağız -Evet şu an ben belirledim -
Paylaşmayı seven , dinlemeyi , anlatmayı , eğlenmeyi bilen keyifli bir topluluğuz. Odak noktamız sinema fakat bundan ibaret değiliz. Yeni yüzlerle tanışmak için sabırsızlanıyoruz. Masamız yeterince büyük , sinema topluluğu olarak aramıza katılmanızı bekliyoruz.
Görüşmek üzere...
03102009
Yıl 2009 ılık bir sonbahar akşam üstü Hacettepe Sinema ve Video Topluluğu olarak Kızılay'da toplandık. Bu seneki etkinliklerin neler olacağını belirlemek istiyoruz. Uzak olmayan bir gelecekte bu yazı burda bizimle olacak. Umursamaz ,unutkan...Kimse hatırlamıyor konuşulanları. Belki hatırlamamak en iyisidir. Anı yaşa! 3 film birden izlemek istiyorum ayrıca! Geceyi müzikle bitirme planları , gülüşmeler , mutluluk sarhoşluğu. Film izlemek istiyorum ! Zaten ben topluluğun benimle geyik yapabilme ihtimalini seviyorum. Konuşmak.. Konuşmak .. Beklemek.. Özlemek.. Yeniden konuşmak.. Konulup fikirler , planlar üretip bunu gerçekleştirme hayalleri kurmak ; gerçekleşmese bile burda körili tavuk salata kokusuyla sohbet etmek. Bu sene gerçekten ümitlenmek , Hacettepe ve sinema bileşiminde konuşmak , konuşmak.. Körili tavuklu salatanın sadece kokusu değil , kendisiyle de beslenerek konuşmaya dahil olmak. Giderek daha aktif oluyoruz sanki. Keyifliyiz , konuşkanız , hevesleyiz. Dönemin ilk tüm-ekip toplantısındayız. Eksiklerimiz var , ama gelecekler inanıyoruz. İki senedir sadece inanıyoruz. Partimiz bile ayaklı perde inancımıza bağlı.Konuşacak çok şey var. Kaç kişi gelecek ? Önemi yok. 10 kişi bile olacak izleriz. "Film insanın doğasından gelir."
Sabah erken saatlerde gelen kahve kokusuyla uyanmak , kokunun geldiği yöne doğru yönelmek ve kişisel ihtiyaçları es geçip , kahve içmek arzusu. Kahve , kahve ve sigara. İzlediğim en kötü filmlerden.. Filmler.. Kahveni alıp güzel bir film seçmek , sabaha kadar izlemek. Zaman öyle farkında olmadan geçer ki , uzanmış oldupun yatağın sıcaklığını ve ıslaklığını hissedersin. Kalkarsın. İhtiyaçlarını giderirsin ve yarın içeceğin kahvenin düşüncesiyle uykuya dalarsın.
Sabah erken saatlerde gelen kahve kokusuyla uyanmak , kokunun geldiği yöne doğru yönelmek ve kişisel ihtiyaçları es geçip , kahve içmek arzusu. Kahve , kahve ve sigara. İzlediğim en kötü filmlerden.. Filmler.. Kahveni alıp güzel bir film seçmek , sabaha kadar izlemek. Zaman öyle farkında olmadan geçer ki , uzanmış oldupun yatağın sıcaklığını ve ıslaklığını hissedersin. Kalkarsın. İhtiyaçlarını giderirsin ve yarın içeceğin kahvenin düşüncesiyle uykuya dalarsın.
Krzysztof Kieslowski? Nie Wiem...
Belgeselciler zamanı, mekanı, bu zaman ve mekanın içindeki kişileri, içinde olup bitenleri olduğu gibi anlatırlar. Olduğu gibi, biraz da etkileyici noktaları ön plana çıkararak belki. Ne var ki, belgeselden kurmacaya geçen yönetmenler çoğu zaman kurmacanın da "hayat" olduğunu unuturlar. Oysa böyle midir Krzystof Kieslowski? Akan gözyaşları için bizi üzmektense "hayat bu, herşey olur..." demez mi? Cinayeti trajik hale getirmektense "ölüm"ü düşündürmez mi, Öldürme Üzerine Kısa Bir Film' inde? Akışın içinde, sözcüğün tam anlamıyla "doğal" bir biçimde kendimizle, toplumla, ahlaki değerlerimizle çeliştirmez mi? Peki hayata karşı bu doğal bakışı, bakmadan sorgulatışı mıdır bana Kieslowski'yi sevdiren? Nie wiem...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
