16 Kasım 2009 Pazartesi
Balance - Lauenstein (1989)
Christoph ve Wolfgang Lauenstein kardeşlerden 7 dakikalık bir animasyon.
02.38
Kimsenin umrunda değilsinSen kendi uzağında bunları düşünürken
Kimsen farkında değil.
Aynı yaşamı onlardan daha yavaş yaşadığın için,
Günleriniz aynı hızla geçse de
Kimsenin uzağı seninki kadar değil.
Sen dışında
İçinde ne varsa
Oranın dışındaysa
Uzaktasındır.
Uzaklık dışındadır
Uzaklığı içinde.
15 Kasım 2009 Pazar
elektrik santrallerinde doğum yapmak üzerine
şaire ihtiyaç yok bu ülkede. devrik cümlelerle orjinal olduğunu zannedenler ve dudaklarında cezmi er"sözcükler" besleyenler, bi gidin ya!! sakızların içinden
çıkan manileriz bizler evlat. a a b a lar mı olduk gene!? hep, sonlara konan noktaların ötesini görmeye çalışan körleriz biz. ünlemlerde afallayan şairleriz.
üç noktalar intiharlarımızdır bizim. bak gene geldi aklıma yalnız gece şair olanlar. kalemini kırıp uçak yapasım geldi! şiirlerini ismaiy y.k ya veresiye
verip katledesim geldi! penolepe ya yaşadığını yaz, ya da yazdığın gibi yaşa!! edebiyatla manita yapamazsın seni piç kurusu aşkı avlarsın. kelamla meşhur
olmayı hedefleme!! anlaşılmayı iste okurlarından!! anlaşılamamak bu devrin en büyük günahı. kaçalım mı yani buralardan? sade ve yalnız yaşamayı öğrenelim.
tasarruflarımızla var olup, inandığımız bir hiç uğruna vahşi polemiklere konu olalım. tren yolları gibidir hayat. hangi makasta durmamız gerektiğini bilmeden
yaşarsak, şerit ihlalinden cezalar kesilir en makinist düşlerimize.
acılarımız yükselir ve biz çığlık çığlığa koşuşursak sokaklarda, bize sorular sorsunlar! evet tanrının operasındaki altolar ölüyorlar. acil bir toplantıya
yetişmemiz lazım. hayır! çellolar yerni almadı henüz! ama bu bizim, kontrbasçıların kakalarını altlarına yaptığı söylemememiz için bir engel değil!!
masken düşmüş antua.
hayır penolepe abd başkanı henüz ergenlik çağına girmedi.
bir iki kadeh daha içer miyiz antua?
hayır penolepe hala futbolda adam akıllı bir şey yapamadık.
maskeli balolar sence de sıkıcı değil mi antua?
annem de senin gibi düşünüyordu ve beni doğurmadan önce intihar etti!
yunus emre karadeniz
14 Kasım 2009 Cumartesi
senarist ve yönetmen : Fern Berresford
muzik: The Young Knives
http://vimeo.com/6946457
Seksek
"Dudaklarına dokunuyorum senin , kenarlarını çiziyorum tek parmağımla, sanki benim elinden çıkmış ağzın,ilk kez aralanıyor sanki; gözlerimi kapamam kafi, her şey yeniden yeniden başlıyor, elimin altında, her seferinde bir başka ağız doğuyor istediğim türden, elimin seçip yüzüne yerleştirdiği nice ağız arasından seçilmiş bir ağız bu. Seçen benim , kendi ellerimle yüzüne çizivermek için onca ağız arasından özgür ben seçtim , nasıl olduğunu anlayamadığım bir rastlantı sonucu olarak, elimin altında çiziktirdiğim ağıza tıpatıp uyan bir ağız oluyor seninki.
Bana bakıyorsun, çok yakından, gitgide yaklaşıyor yüzün, seyrediyorsun beni, tepegözüz sanki, gözlerimiz büyüdükçe büyüyor, üst üste gelerek iki göz tek göz oluyor. Tepegözle birbirine bakmakta , solukları karışmış birbirine , ağızlar buluyor yekdiğerini, dudaklar sıcacık, kavgada , dil düşlere henüz dokunmuş, bir sessizlik dil üzerinde, bir eski koku , mis gibi , ağır bir hava dolanıp duruyor. O an işte , ellerim dalıyor saçlarına derinlerini okşuyor ağır ağır, ikimizin de ağzı çiçek ve balık dolu sanki , sarmaş dolaş , öpüşüyoruz , hızlı hızlı, derin duyumlarla. Isırıyorsak eğer, acısı tatlı , birbirine karışmış soluklarımız içerisinde, sönüp gidiyorsak eğer , dönüşüyorsak kısa ve korkunç bir boğuluşla , ölüme, bu anlık ölüm güzel. Tek bir tükürük tek bir olgun meyve tadı, yapışmışsın bana, duyuyorum titremelerini, suda titreşen ay gibi aynı..."
13 Kasım 2009 Cuma
Slán Agat
Buz gibi nefesiyle üflüyor saçlarm arasından.. Savruluyorum. Saklanıyor. Bitmeyen telaş içerisinde etrafımda dönüp duruyorum. Gülüyor. Ağlıyorum… Korktuğumu anlamaması için derin ve sessiz alıyorum nefeslerimi ama o hissediyor…
Gözlerimde henüz kurumayan yaşlarımla sık ormanlığı aşıp bir su birikintisine ulaşıyorum. Yanı sıra bir patika izliyor onu. Yürüyorum. Mavi tülden elbisem peşim sıra sürükleniyor. Gözlerimi aydınlatan kızıl meşalemi bir şey yarıp geçiyor. Zavallı hayvan zardan kanatları al al; çığlık çığlığa debeleniyor gökte. Haykırıyorum. Elimden gelen bir şey yok mu?! Peşinden koşuyorum, hayvan canı uğruna verdigi savaşı kaybediyor ve düşüyor…
Karanlıkta el yordamıyla sesini ve sönen alevininin izlerini takip ediyorum derken ağaçlardan birinin kökleri kesiyor yolumu. Yerdeyim. Sarsıntının verdiği şoku atlatıp başımı kaldırdığımda önümde uzanan kapkara bir göl görüyorum. Kan damlıyor gözlerimden. Tüylerim diken diken, olduğum yerde kalıyorum. Kıpırdayamıyorum; ensemde birşeylerin kaynamaya başladığını ve bedenimden ruhuma aktığını ve akabinde aynı hızla buz kestiğimi hissedebiliyorum yalnızca.
Kudretli çakıl taşları üstünde uzanırken gördüğüm yer… O’nun ini…Gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor karanlığı… Derin… Çok, ama çok derin.. ve suları o kadar siyah ki, etrafını saran çemberi, ruhların soluklarıyla yanan o bembeyaz alevi bir girdapmışçasına yutuyor uzun soluklarıyla. Çevresindeki ağaçlar kristal kristal yanıyor.
Başım dönüyor. Bir inanmazlıkla sarsılıyor aklım. Deprem oluyor durduramıyorum… Ellerimin arasından kayıp gidiyor parmak izleri… Çizgilerimi yitiriyorum, damarları kuruyor ruhumun.
Susmuş çığlıklarıyla kafamın içine doluyor; dokunamıyorum!... Çakılları kazıyorum. Kazıyorum. Bir parça toprak!.. Bir parça toprak buluyorum… Toprağa dokunmak… Sıcaklığı hissetmek, bir parça yaşam belirtisi, bir parça hayat arıyorum!... Ellerim kemikleşiyor.
Yarasanın alevini söndüren suya doğru koşuyorum. Bir damla hayat.. Sıcak kalmış herhangi bir şey... Ayaklarımı parçalıyor çakıllar, defalarca düşüyorum… Kükürt kokan havadan son bir nefes alıyorum ve... Masmavi bir suda uyanıyorum. Güneşin altın ışıklarıyla yıkanan bedenim hayata kavuşuyor… Saçlarım, buklelerinde bir hülya, dans ediyorlar damlalarla.. Ne kadar da ılık bu sular.. Ne kadar renkliymiş hayat...Derken bir sualtı mağarasına sürüklüyor mavilik beni. Efsunlarla bir masal yazıyorum duvarlara. Ve hava tükeniyor ciğerlerimden.. Uyuyorum.
Yanağımı okşayan dalgalarla uyanıyorum. Kirpiklerim suyun ıslaklığıyla ağırlaşmış. Mavi tülden bedenimle sereserpe uzanmışım yeniden çakılların üstünde.. Göğün zehirden yeşil bir rengi var tepemde. Beyaz tenime değen suyun rengi: Siyah. Ellerim suyun içinde, doğruluyorum. Ellerimi uzatıyorum suya iyice. Parmaklarımın arasından süzülüyor sular yüzüme götürürken.
Ve . . . Karanlık sular içiyorum ölümün gölünden… Kanım gizemin labirentlerinde geziniyor ve… Siyahlaşıyor... Anıların beyaz kanatları dökülüyor… Geçmişin gölgesi yüzüme kırışıklıklar konduruyor ve ben… Çok korkuyorum… Diktiğim ormanın gölden alev alması ve bir mezarlığa ve bir hatalar harabesine dönmesinden..
Özen Pelin Duran
09.09.09 ~Çarşamba
21.21
Gizem Gülşen Soydan’ın anısına...
